Kitlesel İnsan Eğitimi

yazan ESDD

Bu makale, ‘Erziehungskunst – Eğitim Sanatı’ dergisinin Şubat 2014 tarihli 2. sayısından redaksiyonun izniyle çevrilmiş ve web sitemize konmuştur.

Henning Kullak-Ublick

1984-2010 arasında Flensburg Waldorf Okulu’nda sınıf öğretmenliği yaptı. Bağımsız Waldorf Okulları Birliği Başkanı ve Rudolf Steiner’in Eğitim Sanatı Dostları Derneği’nde yönetim kurulu üyesi. Ergin Okul Aksiyonu girişimcisi ve yandaşıdır.

Okullar, lastik ayıcık fabrikaları ve atom enerji santralleri aşağı yukarı aynı şeydir: Rekabet yönelimli dünya ekonomisinin üretim faktörleri. Buna inanmıyor musunuz yoksa? Yoksa siz hala eğitim ve bilgi ediniminin aydınlanmış bir değerler bilincinin (hatta sonunda kendi insanlığınızın) gelişimi için önemli olduğunu düşünen o eskimiş insan türüne mi dâhilsiniz? Demek ciddi ciddi eğitimin 21. Yüzyılda da hala bir değer olduğuna ve ölçülebilir amaç bağlantısı olmadan da işe yaradığına inanıyorsunuz?

O zaman artık, PISA-Testleri için sorumlu “Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü” OECD’nin daha 1960’lı yıllarda bununla ilgili söylediklerine kulak kabartmalısınız: “Günümüzde artık eğitim sektörünün de ekonomi kompleksine dahil olduğu, insanları da tıpkı malzeme ve makineler gibi ekonomiye hazırlamamız gerektiği, gün gibi aşikardır. Eğitim sistemi de artık otobanlar, çelik fabrikaları ve yapay gübre fabrikaları ile eşit değerdedir.”

2007 yılında OECD, açıklanmış hedefi, ülkelerin eğitim politikalarını karşılaştırmalı testler ve sıralama listeleriyle kültürel kökleşmişliklerinden “kurtarıp” birleştirmek ve standartlaştırmak olan PISA-Araştırmalarının arka planında, bu ifadeleri daha da açıklığa kavuşturmuştur. Buna göre, “bireysel yetenekler”, tıpkı “bir iplik çıkrığı veya bir tahıl değirmeni gibi belli bir mahsul ve bir kazanç getiren bir “üretim faktörüdür ve “bir sermaye biçimidir”.

Elbette, bu kısıtlı dünya görüşüne rağmen okullarımıza pedagojik yaşam üflememize kimse karışamaz, kimse bizi engellemiyor diyerek teselli bulmak olanaklı. Ayrıca okul eğitimiyle at başı giden yüksek ekonomik üretim gücünden hepimiz yararlanıyoruz ne de olsa. Ancak bu çoktan beri doğru değil artık, zira PISA öylesine normatif bir güce kavuştu ki, neredeyse hiç kimse bu uzun vadeli yatırımı hedefleyen kültürel eğitimi dönüştürme stratejisinin dışında kalamıyor bile ne yazık ki.

Bu yılki PISA-Kazananları tablosunda en önde Çin, Singapur, Kore ve Japonya bulunuyor. Bu ülkeler, hepsinin önünde de Çin, devasa inekleme okulları ve acımasız seçip ayırma sektörüyle belirginleşmekte. Erwin Wagenhofer’in yine 2013’de gösterime giren “alfabe” filminde çok belirgin biçimde gösterildiği gibi,  çocukluk özellikle Çin’de neredeyse tamamıyla yok edilmektedir. Çin’deki okul sistemini çok etkili, işlevsel ve geleceği olan bir sistem olarak öven “PISA-Şefi” Andreas Schleicher ile yapılan bir röportaj çok aydınlatıcı olmuştur.

Başarısını, farklı standardize edilmiş ölçüm yöntemlerini ne kadar da başarıyla kullanabildiğiyle daima ve yeniden ölçen bir okul eğitimi, sonuç olarak bir ruhsal-tinsel kitlesel insan harasına götürür bizleri. Ergin olma ve sosyal sorumluluk yerine uyum, itaat ve parasal değer randımanı ölçeğini mi istiyoruz gerçekten? Lastik ayıcıkların mı yoksa insanların mı daha önemli olduğunun hala farkına varabiliyorken, buna karşı kendimizi korumalıyız diyorum.

Bunlara da göz atın