Waldorf Pedagojisinin aktarılması – Prof. Dr. Peter Scheider

yazan ESDD

Waldorf Pedagojisine Giriş kitabının sonunda bu eğitbilimin aktarılabilirliği üzerine şöyle diyor:

Waldorf pedagojisinin aktarılabilirliği sorusuna artık belli bir yanıt verilebilir. Bu yanıt, Waldorf pedagojisinin “yukardan” talimatla aktarılabileceği yönünde olamaz. Zira amaçlanan yeni öğrenme kalitesi ve bunun sonucu ortaya çıkan çeşitli oluşum ve uygulama öyküleri ile kurumsal biçimlenme “aktarılamaz”, tersine süreç içinde ve yerinde adım adım keşfedilerek geliştirilmeli ve zamanla somutlaştırılmalıdır. Tekil eğitimciyi yaratıcı ve süreçsel bir angajmana yönlendirmek başarılamadığı takdirde, Hegel’in dediği gibi ancak ruhsuz bir şey aktarılabilir: yapılar, organizasyonlar, amaçlar, sonuçlar – yani olmuş, bitmiş olan, hazır ve ölü olan! Waldorf pedagojisinin aktarılabilirliği (ama Waldorf okulundaki günlük uygulaması da!) demek ki ömür boyu sürecek bir “ruh ve tin dolu düşünmeyi” öğrenmeye, sistematik olarak ruhsal tinsel bilinçlilik ve uyanıklık alıştırmalarına ve sezgisel yeteneklere bağlıdır. Bunun için geçerli bilimsel nedenler bağlamı bu kitapta ele alınmaktadır.

Tüm katılımcıların sözü edilen bu gerekli öğrenme süreçleri sonrasında, ruh ve tin dolu bir “öğrenen kurumun” nasıl düşünülebileceği, kurumların kendi içlerinde tasarımsal gelişmelere ve buna uygun değişimlere nasıl olanak sağlayabilecekleri sorusu ortaya çıkar. Waldorf okulunun toplumsal konumu, “konferans bilinci” ve anne babalar, öğretmenler ve öğrencilerin katılım süreçleri burada uygun önkoşullar olabilir. Pedagojik davranış ve tutum için insani yetkinlik, böylesine aydınlanmış ve faal bir birey gerektiriyorsa, – reform süreçleri talimatla aktarılamaz tersine kendi kendine belirlenen bir öğrenme süreci gelişimi olarak tüm katılımcılar tarafından arzulanan ve istenen ve geliştirilen bir şey olursa – o zaman devlete hangi rol düşmektedir?

Okulun kilise egemenliğinden çözülüp devlet sorumluluğuna bırakılması tarihsel olarak doğruydu – ama şimdi okul devlet egemenliğinden alınıp toplumsal sorumluluğa bırakılırsa aynı biçimde doğru olacaktır. Eğitimsel işlerin sorumluluğu şimdiye kadar olduğu gibi hiçbir devlet organına bırakılamaz – oraya aşırı yüklenilmiş olur. Eğitimsel sorumluluk üstlenmek prensip olarak özgür ve bireysel bir karardır ve bununla da o bireyin ömür boyu öğrenme ve gelişme sürecine bağlıdır.

Devletin görevi, bireysel ve toplumsal öğrenim görme eşitliğine olanak tanımak, girişimci gruplara gerekli araçları sunmak ve bu arada hiçbir toplumsal ya da bölgesel dezavantajın ortaya çıkmadığını denetlemek olmalıdır. Okul gibi kurumlar burada araçtır. Bu arada kurum ile sahibi arasındaki ayrıma dikkat etmelidir; devletin bu tür kurumların (araç) sahibi olarak ortaya çıkması söz konusu olabilir – ama sağlıklı bir ilişki ancak, araçların araçsal karakteri korunursa, fikirler bağlamından gelen yenilikçi düşünceleri algılama ve uygulamak için gerekli esnekliği ve açıklığı sürdürebilirse mümkündür. Burada amaç, her yetişenin kişisel ve toplumsal olarak, kendisini ve toplumu kendi görüşüne göre ve toplumsal karşılıklı ilişki içinde geliştirmeye devam edebilmesi yönünde desteklenmesi olmalıdır.

Özgür bir toplumun bu değişim ve dönüşüm gücü, sadece özgür bir insanın içinde yatar; özgürlük eğitimini ancak devletin vesayetinden özgür bir okul verebilir.

Bunlara da göz atın